Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: arsemia0000
Eser Sıra Numarası: 230214eser78


                                                         ÖLMEYEN MAVİ
      Gökyüzü satılığa çıkarmıştı en ilahi yıldızlarını, bağrından koparıp en namahrem bedestanına atmıştı yeryüzünün. Kanayan yerlerine hayasız kahkahalarla gülmüştü antika tüccarlar. Asırlardır meleklere perdelik eden gök kubbe bir bülbülün gözyaşıyla yırtılmıştı. Gül kokulu şarkılar yağmıştı yeryüzüne, milyonlarca gül kokulu şarkı… Utangaç melekler gökyüzünü masmavi notalarla yamamıştı Pegasus’un kanatlarında. Her şey bir avuç kirletilmemiş mavi içindi sözde. Bütün notalar bir olmak için sabırsızlanıyordu gökyüzünün bağrında.Ve sen masmavi gökyüzünü şarkıların ruhlarıyla donattın; gökyüzü intihar etti. Sonra kalkıp, ‘’ Doktor Bey, gökyüzü öldü mü? ‘’ diye bir soru sordun. Bunu sorarken saftı düşüncelerin, gerçekten bir yanıt bekliyordun. Ta ki yemekhaneye bile steteskopuyla giren o beyaz üniformalı doktor, ‘’Hayır, onu yoğun bakıma aldık.’’ deyip kahkahayı patlatana kadar.  Koskoca doktor bile buna olanak vermiyorsa, gökyüzünün öldüğü benim saçmalığımdan başka bir şey değildir, dedin. Ve bir daha bu soruyu kendine bile soramayacaktın. Bir de kalkıp özgüvenini neşterleyen o beyaz üniformalı doktora seni aydınlattığı için teşekkür ettin. Oysa ondan steteskopuyla yüreğini dinlemesini isteseydin, gökyüzü oradan atlamak üzereyken ağlayan notaların seslerini duyurabilirdin. Ve belki o steteskop ilk defa herkeste bulunan kalbi değil de nadir bulunan bir yüreği dinlemiş olacaktı. Ama yapamadın. Biliyor musun, doktor da bunu yapamazdı. Çünkü hiçbir doktor, üniformasına ölü bir gökyüzünün soğuk mavisi bulaşsın istemezdi.
Derken rengarenk bir kelebek kondu işaret parmağına. Diline belli belirsiz bir  türkü nakışlanmıştı: ‘’ Ağlama yar ağlama/ Mavi yazma bağlama/ Mavi yazma tez solar anam/ Ciğerimi dağlama… ‘’ Doğru ya, annenin  bir yazması vardı; yazmanın da soluk bir mavisi. Mavi demek gökyüzü demekti, tonu önemli değildi ki. Annen, soluk benizli o saf meleğin gökyüzünü elbette sana bağışlayacaktı. Mavisi solmuş yazmasını kelebeğe uzattı. Dilindeki türküden vazgeçmeden kanatlarına doladığı yazmayla beraber uçabildiği en yüksek noktaya doğru kanat çırptı kelebek. Ve sen cesaretini toplayıp başını kaldıracağın an karşılaşacağın manzara muhteşem olacaktı; gökyüzü tüm canlılığıyla şarkılara göz kırpacaktı.
Başını kaldırdığın an gökyüzünde mavinin bütün tonlarıyla karışık geçmişini göreceksin. Düz giden okul yollarında koşarken ne kadar şanslı olduğunu düşündün. Bir yerlerde yaşıtlarının okula gitmek yerine, savaş artığı kurşun kovanlarıyla oynadıkları düşünülürse haksız da sayılmazdın. Birileri hep ‘’Mendil var!’’  dedi ve çocukluğun o mendili aramakla geçti. Belki de ilk hayal kırıklığını, o mendilin sadece bir obje olduğunu anladığında yaşadın. Ve ilk terk edilmeyi donup da ellerine konan o mini mini kuş, karşı dairenin kombili mutfağına doğru uçtuğunda yaşadın. Şanslıydın, çünkü tam olarak bilmiyordun terk edilmenin anlamını. Tek kaygın kuşun geri gelip gelmeyeceğiydi. Önüne şeytan çıksa evcilik oynamayı teklif edecek kadar korkusuzdun. Cesaretin küçüklüğündendi. Ve etrafındakiler mesleğini seçmek gibi bir sorumluluk yüklediler omuzlarına. Annen imrendiği mesleği seçesin diye babasının en görkemli dolmakalemini koydu önüne. Baban küçük bir hileyle en öne kırmızı bir steteskop koydu. Halan tarak, enişten makas… Etrafındakiler heyecanla seni izlerken önündekilere anlamsızca baktın. Arkanı dönüp yorgun bir savaşçı edasıyla beşiğine doğru emekledin. O an herkes üzülerek ilerde bir mesleğinin olmayacağını, boş boş gezip duracağını söylediler annene. O ise sadece sana bakıp gülümsedi. En dahi insanlar boş sanılanlardan çıkmamış mıydı? Gözlerini yumdun ve o kadifemsi ses çocukluğunu okşadı: ‘’ Bebeğim kocaman, onu tutamam/Ninniler söylerim hiç uyutamam…’’
Hesapsız celladlar ardı ardına çarmıha gerdiler günleri.Günü geldi birileri adına aşk dedikleri o mayhoş şerbetten içirdi sana, düşük ayarlı altın kadehlerden. Kalbin nedensiz sırılsıklam sarhoş oldu. Bir terslik vardı; sen herkese aşık oluyordun ama kimsenin seni gerçekten sevdiğine inanmıyordun. Her şey Facebooksuydu; aşklar bile… Sorsalar Mevlana ve Şems’i sağdan soldan duymuştun. Ve çoğu zaman aşkı bedeni sanıyordun. Aşk nasıl yaratıldı, deseler ’’Tanrı onu toprak ve suyla harmanlayıp güneşte pişirdi ve omuzlarınla kalbin arasına başıboş bir şekilde bıraktı.’’olacak yanıtı. Ve sen en büyük hatanı aşkını ispatlamaya çalışarak yaptın. Halbuki anlatmadan da sevebilirdi insan; belki de en iyisiydi böylesi. En aşık güvercinler aşklarını anlatmak için özgürlüğe uçarlarken kanatlarından olmadılar mı ? Derken bir bağlama sesi duyuldu, kulak kesildin :’’ Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban, sevdiğim…’’
Bir sabah uyandığında yüz elli yaşındaydın. Etrafında yozlaşmış gençliğin torunları dolaşıyordu. En zayıf insan yüz kilodaydı ve en bilgili insan yüz kelimeden fazlasını bilmiyordu. Etrafın internet kölesi olmuş beyinlerle doluydu. Kimse düşünmüyordu, anlamaya çalışmıyordu. Soluklanacak bir ağaç gölgesi bile kalmamıştı. Ruhunun bedenine hapsolduğu yetmezmiş gibi bir de bedenini taş yığınlarına hapsettin. Ölmek istedin,en azından ruhun özgürlüğü yudumlayacaktı. Sana huzur vereceğine inandığın yere gittin, Galata Köprüsü’nün altındaki balık-ekmekçiye. Gözlerine inanamadın, boğazın yerini içinde yılanların dans ettiği bir bataklık almıştı. Gözyaşların koşup geçmişine akmak istedi o an, gözlerin aynı bataklığa hapsolacaktı. Öngördüğün gelecek bu olamazdı! Bir anda yüreğinden diline akan koca bir boşluk hissettin, unuttuğun bir şeyler olduğuna emindin. Hemen o anda içten bir ses iliklerini okşadı:’’ Penceresiz kaldım anne/ Uçurtmam tel örgülere takıldı/ Hani benim gençliğim nerde!’’

Sen gençliğini, çocukluğunu, benliğini unutmuştun; ninnilerini, şarkılarını, ilmek ilmek umut dokuduğun notalarını unutmuştun.Azrail’e şunları söylemek geçti içinden:’’Ben öldüğümde içimdeki şarkılara ne yapacaksın? Yoksa onların da mı ruhunu alacaksın? Şayet öyleyse şarkıları acıtmadan çıkar içimden. Yavaş yavaş, içindeki umutları incitmeden al onların canlarını.Gökyüzü rengindedir hepsi ve lütfen dikkat et, siyah cübbene mavinin hiçbir tonu sıçramasın!’’Ölüm anının geldiğini düşünüyorsun. Derin bir nefes alıp gözlerini yumuyorsun. Kulağında yine o tanıdık, kadifemsi ses:’’ Bebeğim kocaman, onu tutamam/ Ninniler söylerim, hiç uyutamam…’’Üç günlük bebeksin henüz. Bütün kaygılarını annenin karnında bırakıyorsun. Ve yemekhaneye bile steteskopuyla giren o beyaz üniformalı doktor çıkarıp alıyor tüm pislikleri annenin karnından.
    Ninniler, şarkılar ve türkülerinle yeniden büyüyorsun.  Ninniler umutların, türküler bilincin, şarkılar hayallerin oluyor.Ve bir gün aynı doktorun karşısına o soruyla tekrar çıkıyorsun:’’ Doktor Bey, gökyüzü öldü mü?’’  Beklemediğin bir içtenlikle cevap veriyor:’’ Kaygılanma, hiçbir güç, gökyüzünü öldüremez; mavinin hiçbir tonu ölmez!’’ Yüreğinde derin bir huzur… gülümsüyorsun. Ve dilinde bir şarkı: Umudumuz şarkılardadır/ Bestekarı gökyüzü olan şarkılarda/ Korkma, güvendeyse umutların kaygılanma!/ Seni öldüren hayat/ Mavinin her tonu kadar muhteşemdir…