Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: birisiişte2342
Eser Sıra Numarası: 220214eser25


                                          YAĞMURLU BİR EKİM SABAHI
        “Yağmurlu bir ekim sabahı¸ genç adam elinde işadamı çantasıyla evine uzanan yokuşu çıkıyordu. Yine bir Pazar günüydü ve oğluyla bir gün geçirecek olmanın heyecanı vardı her halinde. Onun gibi ciddi bir adama yakışmayacak türden davranışlar sergiliyordu -suratında kocaman bir gülümseme vardı ve hatta bazen neşeli bir ıslık bile tutturuyordu.- Bugün resim çizeceklerdi birlikte, ona yeni boyama kalemleri almıştı ve birbirlerine hiç uymadıkları halde o ciddi çantasının içine yerleştirdi boyaları. Evine yaklaştıkça heyecanı arttı genç adamın. Oğlunu dünyalar kadar seviyordu sevmesine ama işten güçten vakit ayıramıyordu ki hiç. Pazar günlerinin yorgunluğunu bahane etmeden çocuğuna bırakıyordu kendisini. Hatta oğluyla koştururken dinlendiğini iddia ediyordu. Birlikte bin bir türlü oyunlar oynar, balığa çıkarlardı. Ama bugün yağmurluydu ve evde yapacak bir oyun arıyordu genç adam. Oğluyla oynayabileceği ve işle geçen altı günün acısını çıkarabileceği bir oyun. Evinin önüne geldi. Genelde gece karanlığında çaldığı zili, üzerindeki yazıyı okuyabilecek kadar aydınlık olduğunda çalabildiğine sevindi. Kapıyı oğlu açtı ‘Babam geldi!’ diye bağırarak heyecanla boynuna atladı babasının. Sonra istemeye istemeye bıraktı.
Neyse, öğle yemeğinden sonra baba oğul bir masaya geçtiler. Genç adam, oğluna aldığı boya kalemlerini gösterdi heyecanla. Çocuk, gözlerinde daima duran o zeki parıltıya bir tutam daha sevgi ekleyerek babasına baktı. Hiç beklemeden boynuna atladı sonra istemeye istemeye bıraktı yine. Genç adam oğlunun dedesinden babasına, babasından da kendine yadigâr gözlerine baktı bir süre. Bu parlak gözler, boyalar ve oğlunun sıcaklığı aklına babasıyla hep oynamak istediği bir oyunu getirdi. Sonra küçük çocuğuna bakarak ‘Bugün seninle bir oyun oynayacağız’ dedi. ‘Sen, çizmek istediğin resmi bana anlatacaksın ve ben de çizeceğim, anladın mı? Kısa bir müddet sessizlikten sonra çocuk iki beyaz kâğıt getirip masaya özenle koydu. Babasına sen başla der gibi baktı ya da babası öyle anladı ve başladı:
‘Tamam, güneş, bir güneşle başlayalım.’ Çocuk hemen bir yuvarlak çizdi kenarlarına da ışınlarını. ‘Sonra... Bir tane de bulut olsun, önünden iki kuş geçsin.’ Çocuk iki kuşu çizdikten sonra kafasına takılmış olacak ‘Neden iki baba?’ diye sordu. Babası sevgiyle ‘Bilmem? Belki birisi sensindir, diğeri de ben…’ Çocuğun aklı bir işe karışmıştı, dönüp ‘Peki annem?’ diye sordu. Adamın ne diyeceğini şaşırmasına bile kalmadan çocuk ‘Doğru ya, biz, anneme gidiyoruz zaten değil mi?’ Genç adam şaşkınlık ve hayranlıkla oğlunu izledi bir süre. Bu aklına hiç gelmemişti, kırk yıl düşünse de geleceğini sanmıyordu.
Sonra devam ettiler. Adam oğluna çizdirdiği resimden hiç hoşlanmamıştı.Çünkü bu, kendi bilinçaltının resmiydi bir yönüyle ve kâğıt resmî ve ciddi şeylerle dolmuştu.Güneş ve kuşlardan sonra büyük bir bina çizdirdi oğluna bir gün oranın en başında olacağını söyledi. Sonra bu binanın yanına başka bir büyük bina daha çizdirip bunun da oğlunun üniversitesi olduğunu iddia etti.Bir an kâğıda bakınca oğlunun sıkılabileceği korkusuna kapıldı çünkü bu resimden kendisi bile sıkılmıştı. Son pencereyi de çizdirdikten sonra ‘Tamam’ dedi. ‘Bu kadar yeter, senin sıran.’Çocuğun canına minnetti, uzun zamandır bu anı bekliyordu zira. Adam eline kalemi aldı ve elini çocuğunun emirlerine bıraktı.
O iki kuş uçarak annesinin yanına gitti önce. Orada insana dönüştü.  Etraf yemyeşildi, her bir karede farklı renkte bir çiçek duruyordu. Genç adam önce bu rengârenk çiçeklerle eşine taç yaparken buldu kendini, sonra üçü el ele tutuşmuş bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı. Çocuk muhteşem bir masal anlatıyordu babasına. Resmi yapıp yapmadığını bile kontrol etmiyordu. Sanki cennette annesini bulmuş ve oradan haberler aktarıyordu babacığına. Babası ise şaşkınlıkla bakıyordu oğl…”

(Yazar durdu burada, daha fazla devam edemedi. Baba ile oğlu arasındaki fark dikkatini çekmişti. Küçük bir çocuk ve bir büyük...Aynı zamanda koca bir hayal gücü ve bir küçük. Geleceğini getirdi bir an gözünün önüne. Yaş itibariyle ne çok küçüktü ne de kendisin büyüklerden sayabiliyordu. Dolayısıyla şimdi olmasa bile yakında bir karar alması gerekiyordu. Acaba ileride, elinde iş çantasıyla büyük zannettiği hayallerin mi peşinden gidecekti yoksa kuşların mı? Aklında düşünülmesi gereken (!) kariyeri, geleceği, yatırımları mı olacaktı yoksa rengârenk çiçekler mi? Küçük bir çocuğun yanında kısıtlı bir hayal gücüyle mahcup mu olacaktı yoksa o küçük çocuğun hayallerine renk katan bir masalcı mı? Kendisine “büyük insan” olmayı yakıştıramıyordu. Hayal etme becerisinin elinden gideceği ihtimaline tahammül bile edemiyordu. “Hayır” diye bağırdı birden. “O genç adam gibi olamam! Ufkum iki kuşla sınırlı kalamaz! Ben, küçük çocuk gibi kuşları ötelere taşımalıyım. Sonra rengârenk çiçeklerden bir taç yapıp, kraliyet makamına çıkacaksam da o taçla çıkmalıyım.” Sonra büyüyen çoğu insanın hayallerinden olmasa bile hayal gücünden uzaklaştığını fark etti. Yazısını bırakıp yattı, devam edebilmesi için endişelerinden kurtulması gerekiyordu. Bu hal ise birkaç hafta sürdü. Bir gün anladı ki ölüm var ve ölümün olduğu bir dünyada endişeye çok da gerek yok aslında.)