Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: dolunay1881
Eser Sıra Numarası: 180214eser05


                                                     KAN KIZILI UMUTLAR!..
         Ciğerlerim tükenene dek çekiyorum içime maviyi. İçimde okyanus edip taşırıyorum her tonunu. Bulutları parçalayıp fırlatıyorum tabii! Heyhat biliyorum çünkü! Yalan. Ne mavi var ne yeşil gri var çocuk, gri!.. Hayallerini lava batırıp yakıyorlar canını. Kül edip dikiyorlar önüne kan kırmızı acını. Sor hadi, verebilirler mi? Güneşin en kızıl battığı yerde al cevabını !..    
Ne umutlarla boyandı sevgi üflenen ruh, bin bir renge bin bir gecede. Doğaydı bu belli. Masumdu. Kızdığında hırçın denizin parlement mavisisin çocuk. Aşık olduğunda mercan kırmızı… Doğaya eş, ona yoldaş olasın diye çizilmiş yolun. Aşkla sırlanmış ruhun.
Her devirdiğin ağacın gövdesine koş. Bak altına. Umutlarımız, varlığımız, inancımız orada. Yıkık. Kararan dünyayı arıyorsun sen. Meraklanma. O,  tam da kuş yuvasının altında. Yitik. Bariz, sen de güneşi kucaklayan nar ağacını reddedenlerdensin…  Oysa özüne maviyi, sözüne yeşili, tebessümüne gökkuşağını, gözyaşına yağmur grisini nakşetmişlerdi. Sen renklerimizi mahvettin çocuk! Sesinin titremesinde erguvan moru  vardı işte. İnkar etmen boşuna… Sende göremiyorsun kan kızılı uçurum çiçeğini.
Misketlerin vardı rengârenk, çocuktun. Sarmaş dolaştın erik ağacıyla. Pespembeydi yanakların, daha kirlenmemişti ellerin. Işık huzmelerinden perileri, sert yumruklu kahramanları, barışı görebilecek yaştaydın. Sonrası malum… Sonrası… Büyüdün işte!.. Çöktü yanakların, kırıldı düşlerin, parçalandı gülüşlerin. Cepheleri sen belirledin, savaşa yeminliydin. Artık kahramanların, sert yumruklarını kötülere atmıyordu mesela. Sen masallarımıza ne yaptın çocuk!.. İyi kötü karıştı birbirine. Gözkapaklarına nefret düştü!.. İttiğin kitap masadan düştü!.. Hangi riyakâr gecede ihanet ettin kokusu başını döndüren sayfalara. Sana emredilen “oku”ydu. Belli çocuk, sen okuduğunu anlamamışsın! Kitaplar fener oldukça yol doğruydu hani?.. 
Kitaplar çizmedi yolunu, çizdiğin yola göre tattın fikir sarhoşluğunu. Aldatıldın. Taraf oldun sonra… Bertaraf ettin bizi. Düşman oldun saygıyla sevgiyle bölünen ekmeğe, ekilen tuza. Huzur kokan caddelere giremedin, kapısını çalamadın cennet bahçelerin. Ayva ağacının kokusundan da korkarsın sen şimdi(!)  Doğru ya, evin kin; kapın nefret senin. Hâşâ, Mevlana gibi aşkla çarpan yüreğimden “gel’ diyemem belki; ama dostluk burada. Sıkmadığın elim hâlâ havada. Sonsuzluk bu ya bekliyorum seni. Sana uzanan kollarından tutup fırlattın erik ağacını ya işte orada bekliyorum.
Gel raylara dizelim kuruşlarımızı trenleri bekleyelim. Yüreğimiz yanacağına ellerimiz yansın. Boyuna gülelim, ağlayana kadar. Sevdiklerinin yitişine ağlamaktan iyidir. Karanfiller ölmeden gel. İlla asacaksan as nefreti. Karanlık duygulara geçir ipi. Tabureye bir tekmede ben atmazsam namerdim!  Sen, sağ-sol diyorsun çocuk, doğu-batı. Bilmiyorsun. Doğudan doğan güneşin batıda denize düşen parıltısına aşık olunmaz mı? Anla artık. Korkum, bitmeyen küstahça büyüyen düşmanlıklara. Uğur böceğini, kır çiçeğini sevmeyen sen; koskoca insanoğlunu nasıl basacaksın bağrına? Toprağı sevmeden ondan geleni sevebilecek yürek verildi mi sana?                                                 
Çatık kaşlı, kravatları kurşuni adamlara emanet ettin umudu sarp kayalıklarda… Nasıl güvendin? Umut senin saçlarından öptüğün kızındı oysa. Adını onur, özünü şeref koymuştun. Bir babanın saf telaşında değil, bir annenin paramparça feryadındayım. Geri getir kızımı. Umudumu. Adını barış koyalı bir oğlum yok zaten!..                                                                  
Bünyesi hasta, benzi sarı çocuklar gördüm ben kalabalıkta. Sarı, zamana tutsak bir güncenin sayfalarında solmuş manolyanın rengidir beyim; hayat kokan bu çocuğun değil!.. Aç olduğu için ekmek çalan çocuklar vardı kalabalıkta. Çalınmış kahkahalarının yanında bir hiçti. Bilemezdin. Yüzleri utançtan kırmızı. Sözleri yalan bilmez. Elleri toz duman. Senin yanından geçip gittiğin… Varlıklarından bihaber! Yılan sana dokunmadı ya… İyisin! Anla. Eşitlik, adalet cebi dolgun olanın ham kalmış duygularıydı işte. Adaletsizliği var etmeseydiniz adalet diye bir kavram olmazdı çocuk. Şimdi söyle, terazinin kefelerinde bir hile var mı yok mu? Kapat ışıkları. Ayaklarını öperek ısıtacağım bu gece tüm öksüz bebeklerin. Dudaklarım parçalanana dek. Kana bulayıp yolcu edeceğim bozuk terazilerinizi meçhul limanlarda.                                       
          Kopan gürültüyle irkiliyorum. Bitap gövdenin taş zeminde çıkardığı yaygara bu. Sert düştün. En diptesin şimdi. Yanına bir taş fırlatıyorum. Sessizlik…Taşın yanına varması bir anne sevgisi kadar uzun sürüyor. Bana bir anne nefreti kadar uzaksın demek ki. Sana bir ip uzatıyorum yada masalımı anlatıyorum. Kurtuluşu. Dinle. Gazi Mustafa Kemal Paşa Mısır Büyükelçisine Çankaya sırtlarında doğan güneşi göstererek: “Doğu’da şimdi doğacak olan güneşe bakınız! Şu anda günün ağardığını nasıl görüyorsam uzaktan bütün doğu milletlerinin de uyanışını öyle görüyorum “ demiştir. Gülümsüyorsun. Dudaklarının kenarında umudu görüyorum. Umuduna dolunay karışmış çocuk. Bembeyaz. Yitişteki başlangıç gibi. Fırlatıp atmışsın bozuk terazileri…