Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: güneş7890
Eser Sıra Numarası: 200214eser08


                            SABUN KÖPÜĞÜNDEN RENGÂRENK RESİMLERE
      Babanemin elleri gibi nasır tutmamış, bakıyorum da ellerim.Onun ayakları gibi çamura bata çıka hiç yürümedi ayaklarım. Akşamları annemin dizi dibinde masallar da dinleyemedim ama ben.Başımı yaslayarak hayaller de kuramadım ama.Onlar hayallerinde belki de ne televizyonu gördüler- hoş görseler de ne zannederlerdi acaba?- ne de en yakınında olanlarından gelen mesajı okumanın keyfine varabildiler. Bazen geliyor da aklıma bayadır rüya görememem de şu “teknoloji” denen illetin marifeti  mi acaba? Hayallerim bu hastalıktan bihaber olduğum çocukça günlerimden daha bir alacalı.Farkında olmadan acaba düş kurmayı da unuttum,  kim bilir…
Bir gün herkes geçmişe özlem duyacak, zaman denen çarkı geri çevirmenin arzusuyla bitap düşecek, evet farkında mısınız, muhteşem bir çağı yaşıyoruz tam da şimdi.Cebimizde , daha kendimize bile söyleyemediğimiz “akıllı” cihazlar, diğer tarafta ise yeni çekilmiş dibek kahvesinin muhteşem kokusunun yüreğimizdeki yerine kıvrılıvermiş “sosyal paylaşılmışlık” siteleri. Ninelerimiz anlatırlar, televizyonun ilk çıkışını, o şekilsiz “şeytan kutusu” nu ilk algılamayışları. Evine “gavur icadı” diye almak istemeyenleri, olduğu odada yatamayanları, karşısına geçip içerideki dünyaya adım atmak isteyenleri. O zamanlar , o kadar da kolay adapte olamayan yurdumun güzel insanı nasıl oldu da bu kadar çabuk adapte oldu bu iki yüzlü teknolojiye merak edip durmuşumdur her daim. Öyle akıllı ki cihazlar , adam eşine defalarca söyleyip yaptıramadığı her şeyiş tek çırpıda tek “tık”la hallediveriyor, dırdır olmadan, sorgu suale boğulmadan hem de .  Zannımca, o dırdır etmelerin tadını bile özlüyor olacağız çok yakın bir gelecekte. O kadar sanal insanlar olduk ki… Tuhafiyeci Kenan Amca ile yaptığımız sıcak pazarlığın damağımızda kalan tadını unuttuk, çünkü artık manav alışverişlerimizi bile “net” denen yapay alemden yapıyoruz. Bununla da kalmıyor, ilkokul arkadaşımızı yıllarca unutmanın vicdan azabını, internet motoruna taratıp ona sözde “vefa” mızı sunmuş olmakla ulaştığımız yalancı hazla gideriyoruz. Sevmeyi, aşık olmayı, tebrik etmeyi, takdir etmeyi, tasdik etmeyi abartmıyorum hayal etmeyi bile toz pembe değil açık siyah bu köpük alemden yapıyoruz. Ayaklarla aşılamayan uzunca yollar, iki parmak hareketiyle yanıbaşımıza geliveriyor. Kahvenin kırk yıllık hatırını monitör başında zaman aşımına uğrattık bile.
Evet, haylazlıklarla, yapay vefalarla, insani vasıflardan kısmen hicap düşmekle girdiğimiz bu dünyanın adı “teknoloji”. Ve herkese göre de eş anlamlısı “gelişme”. Bu ne gelişme, ne de yenilenme, bu tam anlamıyla “ hayaller ülkesinde müziksiz dans”. Bayram sabahlarında annesinin elini öpmenin kıymetine varamayan sözüm ona “hayırlı evlatlar” bırakıverdi kendini sorgusuzca kendini bu keşmekeşin içine. Oysa biz öyle mi olmalıydık , soruyorum hem de durum bildirimleri ve tweetlerle değil. Biz böyle saçma sapan sosyal belirsizlik ağlarında saatlerini harcayacak, saatleri durdurup kendimizi konserveye çevirecek bir neslin torunları mıydık? Yeni neslin resmini çizmek bu kadar kolayken biz gençlerin elindeyken elimize renkli boyaları almak bu kadar zor muydu? Bu yurdu bizden öncekilerden emanet alırken onlar bizim için ömürlerini feda etmişken –hem de çekinmeden- bilgisayarı biliyor muyduk ki böyle bir söz mü verdik, zamanımızı öldüreceğimize, onlardan öğrendiğimiz ne varsa terk edeceğimize dair. Onlar yıllarını, ömürlerini, gençliklerini biz zaman denen hazineyi peşkeş çekelim, teknolojiyi bile yanlış anlayalım diye mi feda edip gittiler? Bu kadar zor mu, yapılanların sebebini anlamak, bu kadar kolay mı onların emeğine cevap verecek kadar çaba sarf etmek? Onlar koca bir vatanı kurmayı becerirken biz “farmwille” oynayarak sanal köyler mi kuracağız. Ata’mızın dediği gibi kahvehanelerde değil laboratuarda sabahlamak varken saçlarımızı ilimin ağartması gerekirken bu beyhude zamanların sebebi nedir? Korkmuyorduk belki ama teknolojinin bir hayalet olduğunun farkına varmamız yakın değil mi? Aynı ata binerek varılmaz yollar aşmak da mümkün, o atı gereksiz yollara sevk edip çamura saplanmak da. Üstelik oranın bataklık olduğunu anlamamız bazen yıllarımıza mal oluyorken. Evet biz gençler, renkli boyalarını kaybetmiş bir ressam gibi, ucu kırılmış kara kalemlerle aydınlık bir dünya çizmeye çalışıyoruz. Üstelik güneşi görmeden çizmeye çalıştığımız bir aydınlık. Teknolojinin neon lambalarından yapmaya çalıştığımız sanal güneşin cılız ışıklarıyla hem de.
Oysa benim bile artık “bayram” demeye tereddütle dilimin uzandığı güzel günlerimiz vardı bizim. Akraba, eş dost ziyaretlerimizde teknoloji denen rüzgarın hışmına kurban verdiğimiz. Sıcak çayımızı yudumlarken yaptığımız ahbap sohbetlerimizi sahiplenirdik evvel zaman içinde. Saygıyla bakan gözlerimizdeki yaşama sevinci de, ananemizin dertlerini dinlerkenki samimiyetimiz de hormonsuzdu. Yoksa sonradandı, onlara internetten yolladığımız karton kutuların vefası da, telefonumuza yazdığımız “toplu” mesajlarla tebrik ettiğimiz bayramların kutsiyeti de. Evet biz yaptık, farkında olmadan, sebebini bile anlamadan teknoloji denen kocaman köpüğün içine yerleştirdik bizi biz yapan bütün değerleri. Hem de gün gelip o baloncuğun yalan havasının bitip “pat” diye kendini bırakıvereceğini en başından bilerek. Yapay gülücükler yerine “smile” leri, yanaklarından öpüp tebrik etmek yerine “like” larla gösteriverdik kendimizi.
Biz ki  o yapay alemle şekil veriyoruz hayatımıza. Sevinçlerimizi, hüzünlerimizi döküp onun kalıplarında şekiller veriyoruz. Bazılarımız ömürlerini etkileyecek kararları bile verir oldu. Çeşme başında aşık olan erkekler artık yüreciğinde tertemiz aşklar besleyen kızlardan yazma değil telefon numaralarını alıyorlar. Telefon bu kadar kötülük etti sonu budur derken aşkları bile bu dünyanın küflü odalarından çıkarır olduk. Sorarım size , acaba sevdiğine çiçekler alan sen benim için bunların kokusu kadar değerlisin diyen yağız delikanlı, internetten atılan “smile”leri nasıl ifade ederdi.
Ama yine de bir ümit filizleniyor her şeye rağmen, insanların bu yapay kokuşmukluklardan sıkılıp uyanacağı günler o kadar da uzak değil. Bu da benim hayalim, gerçi hayallerin anahtarı iki tuş , bunun için gereken tuşları da bir an önce birisi yerleştirmeli klavyeye. Hemen olmasa da bir gün biz de her şeyin fazlasının zarar olduğunu anlayıp özümüze döneceğiz. Onlara mailler atıp değil , nehirler aşıp varmanın değerli olduğunu far edeceğiz. Sonuç ne olursa olsun yaşadığımızı gözlerdeki ferden anlayacak, teknolojiyi de hayallerimize giderken giyeceğimiz bir ayakkabıyı kullanırcasına hayatımıza alacağız.
     Sonuç ne olursa olsun yaşadığımızı hissedeceğiz, o ışığı da sevgiyle bakan gözlerimize yansıtacağız, modası geçmiş mesajlara değil. İşte size sosyal ağ, işte size sosyal gerçeklik. Kendimizi ve bundan öte bizi, gelecek nesillerimizi yapay yaşantılardan uzak, gerçek dünyada, kendi çizdiğimiz renkli resimlerin içinde bulmak umuduyla…