Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: haddur5048
Eser Sıra Numarası: 200214eser10



                                                         NEYZENİN NEFESİNDEN
  Yeni bir gün daha.
Merhaba!
Takvime bakıyorum. 2114 ... Oysa ben uyuduğumda bundan tam bir asır öncesiydi. Doğruldum, pencereye yürüdüm. Güneş neden doğmamış? Bu nasıl bir gündür? Dışarı çıksam da iki sıcak ekmek alsam diyorum. Beton bloklarının arasına karanlık çökmüş. Bir ışık, bir ses; tanıdık bir yüz arıyorum. Hah, işte biri geliyor: “ Teyzeciğim günaydınlar, nasılsınız? ” Cevap yok. Dilimi mi anlamadı acaba? Yoksa dili benim bilmediğim sabahlara prangalı mıdır? Yanımdan geçen insanlar bana renkten yoksun kâbusları hatırlatıyor. Görüyorum, elbiselerinden merhametsizlik akıyor. Yüzlerine baktıkça gülmeyi unutuyorum. Böylesine gürültülü bir sessizliğe kulaklarım tahammül edemiyor. Yahu iki ekmek alacağım diyorum. Bakkal Yusuf Amca, neredesin? Ya sen Fırıncı Mehmet? Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Kimse duymaz mı be kardeşim! Hey, gökyüzü sana diyorum:

Yeni bir gün daha.
 Merhaba!
 Ne hale gelmişsin sen öyle? Yüzün hayli solgun ve yüreğin bir o kadar yorgun. Oysa eskiden bakışların sımsıcaktı; uzun kolların alabildiğine maviydi. Çocuklar ellerini sonuna kadar açarak, senin sonsuzluğunla anlatırlardı sevgilerini. Belli ki sonsuzluğuna göz dikmiş, mavinin sihrinden nasibini alamayanlar. Ah dostlar, hele siz bizi akşam vakitlerinde görmeliydiniz. Kurduk mu fukara soframızı, değmeyin artık keyfimize. Güneş yorgun argın bir türkü mırıldanırdı. Ve biz kardeşliğin sevdalısı insanlar, hep bir ağızdan Güneş’in türküsüne katılırdık. Çeşit çeşit yemekler pişerdi. Sadece gökkuşağı soframızı kıskandırırdı. Fakat biz yemeklerle değil, gönlümüzün en derininden gelen bitmez tükenmez sevgiyle doyardık. Kamil Dede bize şiirler okur, hikâyeler anlatırdı. Onun kolları yumuşacıktı; koskoca bir tarihi kucaklardı. Ama şimdi gözlerim gri kentlerin gri vefasızlığından başkasını göremiyor. Gerçekleri anladıkça hatıralarım keskin bir bıçak gibi göğsüme saplanıyor. Etrafta çocuğuna canını verecek anneler yahut evladı doysun diye kendi aç kalan babalar göremiyorum. Anlaşılan artık insanlar da bankalardan ısmarlama. Ay yüzlü bir bebek  yeni bir iş kaynağından başka bir şey değil. Söyleyin, sevgilerimizi ve aşklarımızı nereye hapsettiniz? Boyumuzu aşardı belki kimi zaman aşklarımız fakat bir evrene şahitlik ederdi gözyaşlarımız. Dibinde soluklanacak bir ağaç arıyorum. Ey, yeşiliyle nefes alan her varlığa can veren ağaçlar!

Yeni bir gün daha.
Merhaba!
Misafir kabul eder misiniz? Ama sizi göremiyorum, neredesiniz? Dallarınızda kuşlar ötüşürdü. Gölgenizde bir ceylan usulca uyurdu. Çevrenizdeki çiçek bahçelerinde yıldızlar, küçük bir çocuk misali yalın ayak aydınlığa koşup dururdu. Size de mi kıydı bu et yığınları? Yeryüzünün neşesini nasıl toprağımızdan sökersiniz? Ağaçsız, çiçeksiz dünya mı olurmuş? Size soruyorum, sesime kulak verin! Özünüzü bırakıp peşinde koştuğunuz çağdaşlık bu muymuş? Yazmazsam eğer çıldıracağım. Düşüncelerim geleceğin habercisi olup göklere saçılmalı. Bir kâğıt bir de kalem getirin bana. Şikâyetim var, yazacağım.
 Duyamadım, ‘’Bu kentte kalem bulunmaz’’ mı diyorsunuz? Ama farkındayım. Karanlıklar, aydınlıkları doğuramaz! Bunu siz de çok iyi biliyorsunuz...
Şimdi olanca gücümle durmaksızın koşsam diyorum. Yakalar mıyım insanlık dolmuşunu? Ve yüzümde içten bir tebessümle asırları aşar mıyım? Kalabalığa karşı yürüdükçe yalnızlaşıyorum. Yalnızlaştıkça özlüyorum. Hatırımda koca bir hayat canlanıyor. Sobanın etrafında hep birlikte oturup dostluğu yudumladığımız kış günleri geliyor aklıma. Ben düşünürken duyguları yok eden karanlık bir rüzgâr çarpıyor düşlerime. Üşüyorum…
Bir an önce gitmeliyim. Dakikaların koridorlarında yürümeli, saniyelerin nehirlerinde yüzmeliyim. O da ne? Gözlerime inanayım mı? İzbe bir köşede hala temizlik kokan bir çocuk değil mi o? Yalandan zenginliğe sırtını dönüp, ruhsuz ve renksiz kentten kaçan çocuk!
  
Yeni bir gün daha.
Merhaba!
Sen de benim gibi bu cehennemde sahipsiz misin? Hadi bana anlat nasıl bir yerdeyiz böyle biz? Mavi gözlü kâinatın elçisi çocuk yıllardır konuşamamanın verdiği heyecanla haykırdı: “ Bu kent öylesine bir yerdir ki burada sabah olmaz. Her vakit akşamdır. Beton bloklarının arasında et yığınları dolaşır. Onların çocukları yoktur. Ve şarkılar da yasaktır. Güzellikler onlar için kötülerin en kötüsüdür. Bir parça ışık gözlerini kör eder ve onlar sadece üstünde rakamlar yazan kağıt parçalarına taparlar. Sözcükler onlara küskündür, konuşmayı bilmezler.”
İçimde birden bir ferahlama. Ohhh! Demek yalnız değilmişim. Sen korkma çocuk. Artık ikimiz de yalnız değiliz. İki farklı bedende olsak bile, aynı ruhta hoşgörünün yüceliğini yaşayabiliriz. Belki yine bir bayram akşamı elimizde pidelerle dostlarımızın kapısını çalabiliriz. Sen korkma çocuk. Belki yine bir bayram…Belki sobamızda çayımızı demleyebiliriz.
Belki de bir ‘’Neyzen’’in nefesinde yaşayabiliriz.
Hadi çocuk, ver elini.
Şimdi dönmeli ve daha asırlar öncesinden karanlığı yok etmeliyiz.
Belki şimdi yeni bir gün daha.
Ama böylesi bir gün bize yakışmaz.
Elveda!