Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: ithafen1309
Eser Sıra Numarası: 190214eser04


                                  YILDIZLAR DA BİZİ GÖRÜYOR MUDUR?
  Üstünden zaman geçtikçe unutuluyor, kim olursa olsun eksikliği tamamlanıyor. Ama her akla geldiğinde acı çekiyor insan. Hatta acıdan yok oluyor. Gülüşlerin fırtınasında, gözyaşlarının tadında kayboluyor yüzler beyninden. Her insan sanki unutulmak için yaratılmış gibi… Kalp duygusuzlaşıyor artık, yeni bir tatla avutuyor kendini.
 “Herkes gidiyor bir yerlere. Kaçıyorlar, uzaklaşıyorlar insanlardan. Herkes yalnız olmanın derdinde ama hepsi de birbirinin peşinde. Hissiz ve benciller. Yalnız kalıyorum!” Hırsla kalkmıştım o gün sofradan daha on iki yaşındaydım. Odama girip hızla kapatmıştım kapımı. Annem kızmıştı bu ani tavırlarıma. Dedem gelmişti yanıma. Sakince elimi tutup yüzündeki kırışıklıklarını daha da belirginleştiren o gülümsemesini takınmıştı.
“İnsanlar tuhaflar, ölümsüzleşmek isterken öldürmüşler kendilerini. Savaşlarla bitmiş bitecek hayatlar. Dünya’yı yok etmişler yok olmamak için. Yaşarken yitirmişler ruhlarını. Sen daha küçüksün ama göreceksin hava için savaşıp ölmek için yalvaracaksınız.”
Yıllar geçse de üstünden sesin çınlıyor kulaklarımda. Artık sen elimi tutmayacak olsan da hissediyorum seni. Ve oradayım şimdi. Tam da anlattığın yerdeyim dedem. Üstelik senin uyuduğun şehir burası insanların sessizlikleri çığlıklarla dolu. Ağlarken buharlaşan gözyaşları var. Ancak kötülüğün yanında konuşabiliyorum geçmişe. İyinin yanında olursam ölürüm çünkü.
İlerliyorum kanlı sokakta. Siyah görüntülerin ardından kırmızılar saçılıyor etrafa. Kurtarıcısını bekliyor herkes. Bebekler ceset, yaşlılarsa yoklar hiçbir yerde. Kapısı kırık hastane boş, belli. Arabalar gözükmüyor tozdan. Ölüm kokuyor bu şehir ve sadece birkaç ayak sesi…
Kocaman bir balon halinde saf, bembeyaz ve tertemiz kötülük. Biri şişiriyor balonu, nefessizliğini üflüyor. Siyah yeterince kirlendi diyorlar, sıra beyazı kirletmekte. Eroin de o yüzden beyaz belki de… Beyazın saflığı, dostluğu yanıltıyor bunca insanı.
Oradayım şimdi. Hava satan bir sokak satıcısının yanında. Pazarlık yapıyor havasızlıktan konuşamayan bir insanla. Öleceğini anlayan zavallının cebinde kuruş bırakmıyor. Haklı aslında bir gün daha yaşama hakkı tanıyor ona. Parası olmayan caddelerde can çekişiyor. Su savaşından korkardım hep. Oysaki burada havanın savaşı var.
“Kalbini mühürleyip, ağzını açan duygusuz kelimelerle süslü yalan yüzler ve delip geçtiğinde kelimeleri, cam kadar boş gözükmeyen insanlar... İstemsizce sitem edeceksin tüm bu yalanlara. Bu yüzden yalnızlık güzel, evlat. Belki de bir içki, yalnızlık. Kötü bir koku, kötü bir tat ama hoş bir mutluluk, uyuşmuşluk, umursamazlık.”
Oradayım şimdi. Zehri bir türlü temizleyemeyen bir ağacın yanında. Boynu bükük kalmış, dökmüş yazın ortasında yapraklarını. Çıplak duruyor karşımda bomboş.  Çelimsiz bir ağaç, çelimsiz ağaçlar… İki ağaç, koskoca şehirde. Dokunurken çürümüş ağaç kabuğuna mırıldanıyorum “Hâlâ iyiliği umut edenler var mıdır acaba?”
 “Peki , umut… Umut edemez miyim, yalnız olmamayı? “ Diye sormuştum dedeme.
“Umut kötülükle birlikte doğmuştu, küçüğüm.“ O zaman bu yanıtı kavrayamamıştım,  yeni  yeni anlıyorum galiba.
 Ağaçların yanından geriye çekilip “Umuda ihtiyacımızın olmadığı zamanlar kötülüğün olmadığı zamanlar çünkü. Tüm bu ağlayışları durdurabilmek adına konmuş hepimizin mizacına. Ama artık umut bile baş edemez; çürük ağaçlarla, ölü bebeklerle, yok olmuş yaşlılarla.“ Haykırdım. Duymadılar tabi. Her zamanki gibi doğrulara kulaklarını kapattılar.
Oradayım şimdi. Kuşlardan kaçıldığı yerdeyim, pisliklerinden değil. Nefessiz kalıp parçalanan, kanat çırpabilecek yeri olmadığından yere düşen milyonlarca kuştan sadece birine bakabiliyorum. Gökyüzünün parçalı bulutu gibi o da.
Kararsız adımlara ilerliyorum hâlâ. Sonunda ulaşıyorum düşüncelerimi değiştiren o adama.
“Mutluyduk biz, evlat. Eskiden yeşilken dünya hep yaşamak isterdik, hiç ölmemek. Gülümsemelerini yitirince biri yüzünden hepimiz üzülürdük. Zamanında kalabalıkken aileler hep beraber yenen yemekti sosyallik. Eskiden yaşarken melekler, biz huzurluyduk. Gökteki Tanrımızı, yerdeki meleğimizi bilirdik.”
Mezarının başına çöküp dokundum mezar taşına. Kaldırıp başımı yıldızlara baktım. Hep gökteki her yıldızın yitip giden bir insan yerine geçtiğine inanırdım. Ve ben seyrederken yıldızları yine dedem tuttu elimden.
“Ve bir gün o parlak yıldızlar kalmadığında tek bir şey gelecek aklına. En parlak yıldızın en sevdiğin kişi olduğunu isteyecek ve yineleyeceksin, bir kişi ne büyük kalabalık yaparmış meğer. Tüm dünya onun ışığıyla aydınlanırmış.” En korktuğu şey mezarının betondan olmasıydı dedemin. Hep de söylerdi “ Benim mezarım betondan olursa size yatacak mezar bile kalmayacak.”
“Hâlâ çocuğum değil mi, dede?” Bulutlardan bakan o yüze doğru uzattım parmaklarımı.
“Evet, zeytin gözlüm. Bu dünya ne kadar yaşlıysa sende o kadar küçüksün.”  Gözyaşlarımı sildi rüzgârıyla. “Ağlama artık küçüğüm. Bak gözyaşlarınla sulasan da çiçek açmıyor betonlar.”