Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: kardelen2201
Eser Sıra Numarası: 230214eser73


                                                   ŞAİRANE KALEM

         Hiç durmadan, yorulmadan dönen bir kütlenin merkezindedir kaygı. Bazen öyle bir yıpratır ki insanı, yedi şiddetinde sarsılmış bir binaya döndürüverir. Gitmek gibi bir şey değil aslında ne zaman ve nerede kalacağını gözüne kestirememektir biraz da. Hücrelerini bir bir yok eder, yavaş yavaş öldüren bir hastalıktır kaygı.Nereye gitsen peşinden gelir.
Bir sokak kedisini seversin, aklına bir soru takılı verir: “acaba hastalıklı mıydı bu kedi” , işte müthiş bir şekilde başlamıştır endişe. Sabah bir uyanırsın, kan ter içindesindir, halsizsindir.Dün sevdiğin kediyi bugün kovalayasın gelir. Koşarak gidersin doktora ve istediğin, beklediğin cevabı almayı ümit edersin. Kaygı… Saat durmadan ilerler kolunda, duvarda, telefonda…Tik tak, tik tak, tik tak…Aldığın cevap ürkektir: “bu hastalığın sebebi o kedi değil, içinizdekilerdir.” Kadın şaşırır, kocası şaşırır, doktor reçeteyi uzatıp sıradaki hastayı çağırır. Kaygı, başkasını suçlamak değil, kendi içindeki çelişkilerin ortaya çıkardığı enkazdır.
Kendimden örnek vermeliyim sanırım. Benim en büyük kaygım ne biliyor musunuz? Nerden bileceksiniz, henüz kimseye söyleyemedim, kendime bile itiraf edemedim bunu hala. Yorgundum, biraz zamana ihtiyacım vardı, kendimi hapsettiğim karanlığın kar soğuğu odamda. Yersiz hatalarım, kırık kalplerim ve kaygılarım vardı. İşim elimdeydi, okul önündeydi oysaki. Neydi bana eksik gelen, beni düşündüren neydi? Bir yazardım ben yeri geldiğinde, usta bir şairdim şiirlerimle dile geldiğimde. Kimseyi buluşturamazdım bulutlarım üzerinde, önünde mehtabın. Kuşları şarkılar öğretemezdim kalemim olmasa. El değildi kalemi tutan, hani şu sol göğsümüzün altında, aslında size zamanı hatırlatmak için çalışan bir mekanizma var ya oydu, size şarkılar söyletip, en mahrem sırlarımızı ortaya çıkartan. O yazdırmasa kim bilecekti benim Ahmet’ten ayrıldığımda “diğer yarın yok” dediğimi, kim tanıyacaktı beni, yazdırmasaydı ödüle layık görülen “üstadım” şiirimi, kimin aklına gelecekti “iki bin on üç gözüyle on dokuz mayıs”. Ekmeğime ateşti kalemim, soğuğuma sıcak, ağlayan gözlerimi kuruttuğum saman kağıtlarında beni sakinleştiren bir sırdaş.
Şimdi bana bu kadar fedakarlık yapan birini kaybetmek kolay mı, siz söyleyin? Ben bunu düşünme olasılığımdaki istatistikleri bırakın hesaplamayı, aklımın ucuna bile getirmek istemiyorum Çırılçıplak hissediyorum kendimi. Yüz bin kişilik bir ordunun hedef aldığı tek bir kale gibiyim sanki. Kalemimi kaybetmek, kendi elimle mezarımı kazmak gibi bir şey geliyor bana. İstersem tüm küsleri barıştırıyorum onun sayesinde. İstersem baştan yazıyorum kendimi. Zaman ilerliyor, hafif sisli bir odadayım şimdi, yine yazıyorum. Hep yazmak istiyorum. Sevgilinin gözüne bakarken söyleyeceklerimi, bu sayfalarda her ne kadar farklı yorumlansa da, paylaşmak bir nebze olsun rahatlatıyor zihnimi. Sevgimi ve kalemimi kaybederim kaygısı zannediyorum bir enkaza doğru sürüklüyor beni. Pes etmemeli insan, vazgeçmemeli. Bir kere ayağı takıldı diye bir daha dağa çıkmaz mı insan? Kalemin iyi yazdığında, çoğu bunu anlamadı diye yazmayı unutabilir mi yazar?
        Çelişkiler içinde yaşayıp gidiyoruz. Bazen çok acıyor canımız, bazen de katıla katıla kahkahalar savuruyoruz etrafa. Yaşamakla ölmek arasında ki bir çizgi üzerinde incecik bir iple hayata bağlanan usta birer cambaz olabilir miyiz bazen? Tüm duyguları yaşamalıyız yeri geldiğinde. Acıyı, korkuyu, sevinci, hüznü ve kaygıyı…Her duyguyu tadabilmeliyiz doyasıya…