Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: kuklacı4278
Eser Sıra Numarası: 230214eser51


                                                   YA UYANAMAYANLAR..
         Kulağıma dolan çığlık sesleriyle, uzun süre tuttuğum nefesimi bırakmış gibi, aniden, sıçrayarak uyanıyorum.
Gözlerimin karanlığa alışması zaman alıyor. Yavaşça doğrulup etrafı inceleyince kendi odamda olmadığını görüyorum, burası çok daha büyük. İki kişilik yatakta, yanımda birinin daha olduğunu fark etmem şaşkınlığıma rağmen beni korkutmuyor.
Adam kalın yorgana iyice sarınmış. Otuzlarından fazla olmadığı belli olduğu halde sürekli kaşlarını çatmaktan kaynaklanabilecek kırışıklarla dolu yüzünde uyurken bile endişeli bir ifade var. Tüm gürültüye rağmen uyanmaması çok yorgun olduğunu düşünmeme neden oluyor.
Çığlıklar hala devam ediyor. Bir çocuğun ağlaması; hıçkırıklara karışan öksürükler.
Yatağın karşısındaki aynadan kendi yansımamı görüyorum. Görüntünün bana ait olduğundan emin olmak için aynaya karşı elimi sallıyorum. Hata yok; yansıma bana ait. Ama on yedi yaşında bir genç kız gibi değil, otuzlu yaşlarında bir kadın gibi görünüyorum. Şaşkınlıkla elimi yüzümde gezdiriyorum; uykusuzluktan gözlerimin altında oluşmuş çukurlara, alnımda ve yanaklarımda belirmeye başlamış kırışıklara dokunuyorum. Üzerimdeki tüy tüy olmuş eski kazağa bakıyorum.
Sesler daha da artıyor. Şimdi bir değil, iki çocuk ağlıyor. Daha ne yaptığımı anlamadan hemen kalkıyor, dışarı çıkıp sesin geldiği odaya gidiyorum.
Yan yana yerleştirilmiş iki bebek yatağında, biri dört-beş yaşlarında diğeri biraz daha küçük iki çocuk oturmuş, umutsuzca ağlıyor. Çocukları tanımıyorum, kim olduklarını bilmiyorum. Odaya girdiğimi fark ettiklerindeyse büyük olan sessizleşiyor. Küçük olanın ağzından çıkan tek kelime ise nedense göğsümün sıkışmasına sebep oluyor. “Anne.”
Çocukları yatıştırmak için uzun süre vakit harcadıktan sonra adamın kapıda durduğunu fark ediyorum. Bir takım elbise giymiş, dışarı çıkmak üzere gibi. Gözlerindeki yorgunluğu okumak zor değil. “Eğer kovulursam…” diyor yavaşça. Ses tonu mağrur, yenilgiyi kabul etmişçesine çaresiz. Sözlerini devam ettiremiyor. Tekrar deniyor. “Çocuklar…” Fısıltısı inlemeye dönüşüyor. Onun boğazına takılan yumru, taşıması güç bir ağırlık olarak kalbime çöküyor.
Ev oldukça eski ve küçük, ama temiz; etrafa tek tük serpiştirilmiş mobilyaların modası geçmiş. Zaman çok hızlı geçiyor; kahvaltı, bulaşıklar, çamaşır, çocuklar… Yorulmadan, dinlenmeden, düşünmeden. Düşünmeye vakit yok çünkü. Kim olduğumu, nerede olduğumu, ne yapacağımı bilmiyorum. Sadece bedenimin mekanik bir şekilde kendi kendine hareket etmesine izin veriyorum.
Çocuklar sızıp kalıyor. İçeriyi havalandırmak için pencereyi açıyorum. Şehrin kulak tırmalayan gürültüsü içeri doluyor, duman ve leş gibi koku genzimi yakıyor. Pencereyi kapatıyorum.
Bir kitaplık görüyorum; içinde kitaptan başka her şey olan. En üst rafta bir kutu buluyorum. İçinde birkaç defter ve kaybedilmiş hayaller saklı; mektuplar, günlükler ve bir de üzerinde adımın yazdığı lise diploması.
Uyanıyorum, uzun süre sonra suyun yüzeyine çıkmış gibi, soluk soluğa.
Bir cenazedeyim; simsiyah giyinmiş insanlardan oluşan bir nehrin ortasında sürükleniyorum. Yanımdan geçen insanlar baş sağlığı diliyorlar. Yolun sonunda iki tabut görüyorum. Tabutların üzerinde gri çerçeveli iki resim var; biri annemin, diğeri babamın. Çığlık atıyorum.
Uyanıyorum, gökyüzünden düşmüş gibi, tüm bedenim sarsılarak.
Etraf çok karanlık. Hareket edemiyorum. Dışarıdan bir yerlerden boğuk sesler geliyor; feryatlar ve hıçkırıklar. Anlıyorum ki, bu sefer ben tabuttayım.
Uyanıyorum.
Bu sefer gerçekten.
Odamdayım.
Saat gecenin bir yarısı ve tekrar uyuyamıyorum.