Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: mavi2222
Eser Sıra Numarası: 241213eser01



                                       BEN NASIL BÜYÜK ADAM OLACAĞIM?
Geleceğin kendisi büyük bir korkuyu da barındırıyor içinde. Ruhumun kıyılarında en ufak bir çalkantı bile göremiyorken büyük bir tsunamiyi düşlüyorum. Düşlemek. Düşlemek endişeyi doğurur, çünkü gelecek belirsiz paslı bir sis denizidir, çünkü ancak düşleyerek geleceği “şu an” yaparız. Durmadan akan bir çeşmenin ne zaman kesileceğini tahmin edememek, bir gün ya susuz kalırsak korkusu, işte böyle somutlaştırabilirim gelecek hakkındaki düşüncelerimi. Ancak betimleyerek anlatabilirim bütün bu anlamsız soyutluğu, asla anlaşılmayacak olmanın korkusunu barındırmaksızın. İnsan boğulabiliyor.  Şu an korkunç bir girdap gibi gözüken yoğun, katran dolu sonsuz bir denizin içinde sürükleniyormuşum gibi geliyor hayatı düşündüğümde ve gelecek, az sonra yağacak bir kara bulutun buharlı yokluğu. Öngörü nedir? Sıkı bir tahmin yeteneği mi yoksa daha fazlası mı? Zaman mekân ve kuantum fiziği hakkında onlarca kitap okuduktan sonra hâlâ bir adım yaklaşamamış gibi hissediyorum, günler her saniye kanat çırparak tükenirken bir güvercini anlayamamış olmanın hüznünü taşıyorum. 
Şimdi bunları üniversiteye hazırlanan bir genç olarak yazdığıma göre, geleceğe dair en çok söz hakkı bende olmalı, diye düşünüyorum. Çünkü tam anlamıyla ellerimle geleceğimi inşa ediyorum. Çünkü tam anlamıyla bir yetişkin oluyorum, artık bir çocuk değilim, her gün aynaya ne zaman baksam bedenim bas bas haykırıyor bu gerçeği ama ya ruhum? Ruhum on üçümden beri hiç değişmedi. Bu hep böyle mi devam edecek, adım adım sarkan bedenlerimizin içine sığınmış ruhlarımız değişmeyecek mi hiç? Ruhumuz da su gibi bulunduğu kabın şeklini alıyor olmalı o halde, kaba ne olursa olsun suyun kendisi değişmez bir gerçek. Sınava çalışmak yerine şu satırları yazıyor olmamın bile bir tüy üzerinde sallanan geleceğimi etkilediği apaçık. “Gelecek” denilince gülümsüyorum –hafif bir korkuyla- çünkü şu an ne yapıyor olduğumun farkında değilim. Öngörü yeteneğine sahip biri, endişeyi de kendine hapseder mi? Bu hep böyledir, çocukluğunuzda zorla içiverdiğiniz o sütün önemini ancak çok sonraları anlamaya başlarsınız. Ya da annenizin neden terli terli soğuk su içme dediğini.
Şu an ile gelecek arasında pek bir fark yok aslında. Az önce “şu an” diye bahsettiğim şeyin geçmiş olmasıyla az sonra okumayı bitireceğiniz bu yazının pek bir farkı yok. İşte endişe de bu noktada doğuyor, bu yazıyı okumayı bitireceğinizden eminmiş gibi olup aslında buna dair en ufak bir bilgimin olmaması. Sadece içi boş bir içgüdüyle, böyle devam ettiyse böyle devam edecek düşüncesiyle sürdürdüm yazdıklarımı. Hep bu varsayımlar üzerine kurulu yaşam: “Bugün bunu yapacağım, ileride şunu olacağım.” Hangi birimiz çocukken hayal ettiği yerdedir ki? Hayal etmek, yani aslında bir nevi öngörmek, aslında geleceğin ta kendisi. Elimde geleceğe dair tek somut şeyin hayallerim olduğunu düşünürüm çoğu zaman.  Hayallerim ve beraberinde getirdiği korkuyla bezeli endişe: işte geleceğin tanımı benim için.
Ben, çoğu zaman korkuyorum.  Kaybolmaktan, hayatın küçük pürüzlerinde sürtünüp yitmekten. Kendimin sadece bir birey olabildiğine inanmıyorum, sanki ben daha büyük bir şeye değerim, sanki ben daha önemliyim, sanki bu dünyaya ait değilmişim gibi. Sanki insanlara ait değilmişim gibi sanki kendimi atıyormuşum gibi melodik bir dramın arkasından.  Katı olan her şeyin buharlaşıp uçtuğu bir dünyada, hal değiştirmeye direniyorum. Bu nedenle endişe beni sinsi bir umarsızlıkla sarıyor. Her gün haberleri izliyorum, çevremde konuşan insanları dinliyorum ve her şeyi birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse; Afrika’daki açlığı ve Amerika’daki şişmanlığı, nüfusun patlayışını ve vahşi ölüm haberlerini, barış ödülleri verilirken arkada savaşın devam ettiğini, kansere çare aranırken HIV’nin kırıp geçtiklerini, toprakla oynamaktan bile mutlu çocukların ve annesi yanlış marka telefonu aldı diye sinirden ağlayan çocukların varlığını, sokaklardaki neon ışıklarını, reklam tabelalarını, annemin patiğini bile pazarlamaya çalışan bir dünyayı kısacası bir kaosun ta kendisini dinliyorum. Geleceğe dair tek öngörüm, bir şeylerin yolunda olmadığı. Fakat “her şey yolunda” diye haykırıyor dilsiz zamanımın çığlığı. Kendimi gökyüzünün kırmızılığında boğulmuş gibi hissediyorum, ruhum acımasız bir çapanın paslı dişlerine yapışmış, parçalanıyor, sürtünüyor ve giderek et et dökülüyor üzerinden. Yıllardır yazamadığım şeylerin içimi bir asit gibi eritişini izledim. Şimdi bir bir sözcükleri tükürüyorum kâğıda. Böyle durumlarda daha çok yazasım gelmiyor değil daha çok ağlayasım gelmiyor değil ve hiç değilse bir şans daha vermek isterim gökyüzüne, bir şans daha vermek isterim geleceğe çünkü benim endişelerim kadar umutlarım da var.
Eskiden dünya bir lego tahtası gibiymiş anlaşılan. Herkesin belirli yerleri, her şeyin belirli sınırları varmış. Şimdi içine kova kova renk eklenmiş bir atom bombasını andırıyor, çoktan infilak etmiş. Her şey öyle bir ivmeyle karışıyor ki insanın yerini bulması mümkün değil. İşte en büyük endişelerimden biri bu, sınırların silinip gittiği bir küre içinde ben hangi köşeyi kapacağım sorusu. “Ben nereye aitim?” sorunu. “Ben neyim?” diye hiç kendine sordun mu? Benliğimi aradım. Arıyorum. Hâlâ. Bıkmadım. Her yere bakıyorum. Varlığımın bir anlamı olmalı. O anlamı arıyorum. Gerek kitaplarda. Gerek şiirlerde. Gerek kalabalık bir şehirde, gerekse yalnızlığın diplerinde. Karanlık bir ormanın içinde, fırtınalı bir gecenin tam ortasında yuvasından düşmüş bir serçe nasıl hissediyorsa, o serçe ne kadar yalnızsa, ne kadar korkmuşsa ve kadar ihtiyacı varsa korunmaya benim de var. Sürekli durağan bekleyen bir yumurta içinde sessiz sessiz bekliyorum, henüz bir serçe olmuş değilim. Paramparça edeceğim yumurtayı ve çıktığımda asla durmayacağım. Çünkü gelecek hayallerimden bir fazla ve endişelerimden bir eksik. Çünkü Oriana Fallaci’nin dediği gibi, “"Ve çoğu kez, hemen hemen her zaman yenilgiye uğrayacaksın. Ama cesaretini yitirmemelisin. Savaşmak kazanmaktan çok daha iyi, yolculuk yapmak varmaktan çok daha güzel: bir kez kazandın mı ya da gideceğin yere vardın mı, engin bir boşluktan başka bir şey duymazsın.”
Bu yüzden gelecek değil de, geleceğe varan bu dar patika yol, bugün, bu gece, şimdi, şu an asıl güzel olan. Belki de ne kadar korkuyorsak ve ne kadar endişe ediyorsak da sebebi budur hâlâ yaşıyor olmamızın. Hepimiz bir şeylerin peşindeyiz, gelecek hepimiz için puslu bir deniz ve en büyük adamlar da dâhil hepimizin aklında aynı cevapsız soru var,
“Ben nasıl büyük adam olacağım?”