Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: ressam4578
Eser Sıra Numarası: 190214eser12



                                 BİR RESSAMIN GÖZÜNDEN DÜŞÜNÜRKEN GELECEĞİ
         İnsan yaşamı, sonunu bir türlü bulamadığımız bir labirentte yürümek gibidir.Karanlık ve nemli duvarların arasında karşımıza neyin ne zaman çıkacağını bilemediğimiz kasvetli bir labirent…Bazen git gide daralır yolları,  bazen bir sel alıp götürür umutları,  bazen de boğar insanı. Ardından tekrar umut aşılar insanlara, karanlık yollar aydınlanır bir anda. Yaşam böyledir işte. Gökkuşağını göstermeden önce yağmurla ıslatır seni. Düşe kalka tanıtır kendini ve omuzlarına yüklediği baskıyı, korkuyu, kaygıyı;azaltıp çoğaltır gün be gün …
Çocukken düşünmezdim geleceği. Günümün keyfini çıkarırdım, yarını düşünmeden, hiç hesaplamadan.O gün yapılmış olan her şey kardı benim için. Ama büyüdükçe, zaman masum düşüncelerimi de alıp götürdü benden. Artık bir günlük ömrü olan kelebek değildim. Geleceğim vardı. Sonunu kestiremediğim, belirsiz bir yaşamım vardı. Hayatım kaygılarla dolup taşmaya başlamıştı.
Ben çoğu zaman duygularımı bir tuvale akıtarak sererim gözler önüne. Geleceği çizmek isteseydim elime bir tuval alıp her tarafını siyaha boyardım. Hayatın karanlık bir yer olduğunu anlatmak için. Sonra fırçayı savura savura kırmızı boya saçardım tuvalin her yanına, benek benek. Ölümü anlatmak için. Ve her kırmızı benek çevresini en güzel renklerle doldururdum. Hâlâ yaşadığımızı ve kalbimizde hissettiğimiz tüm güzel duyguları belirtmek için. En son olarak da gri bir çerçeve yapardım. İçimizdeki karamsarlığın hayatın her köşesinde olduğunu anlatmak için. Basit bir resim olurdu; ama duygularımı anlatacak kadar da karmaşık bir görüntüsü olurdu…
Peki, ne oldu da benim resimlerimin renkleri, şekilleri değişti gün geçtikçe? Zaman çok hızlı geçiyor. Bazen en mutlu anlarım sanki hiç yaşanmamış gibi gelebiliyor. Zamanı geri döndürmek ya da zamanda bir yolculuk mümkün olsaydı kaygılarım başlamadan önceki yaşamıma,  yani çocukluğuma dönmeyi çok isterdim. Saatlerce uğraşıp bir türlü bitiremediğim resimlerimin yanında olmak isterdim. Büyük bir özenle çizdiğim rengârenk boyadığım çirkin; ama bir o kadar da sevimli resimlerimin yanında... Denizlerde gülümseyen balıklar, gökyüzünün pırlantaları yıldızlar, mutlu bir kız çocuğunun elindeki şekerlemeler ve güzel ailem… Hepsi için yetecek boyam ve kâğıdım vardı, ne oldu da onları terk edebildim? Zaman benden renklerimi mi çaldı da artık tüm resimlerim siyaha büründü? Söyleyin bana resimlerim kimin yasını tutuyor? Ölen çocukluğumun mu? Evet, çocukluğumu kaybettim. Her geçen yıl daha da geliştim. Gözlerim aynıydı ama onlar hayata farklı bakıyordu. Küçük pembe gözlüklerin arkasından değil de numaralı bir gözlüğün arkasından bakıyorlardı artık hayata. Üzerime düşen sorumluluk günden güne artıyor yavaş yavaş olgunlaşmaya başlıyordum. Küçük bir fidan iken dallanıp budaklanıyordum. İleride meyve vermeyi bekliyordum. Kimisi tatlı, kimisi ekşi, kimisi de acı meyvelerimi… Hayatı soran ve sorgulayan gözlerim çok da güzel şeyler görmüyordu.
İlk gelecek kaygım dedemi kaybettiğimde başladı. O zaman çok küçüktüm, bilemedim ölümün geri dönüşü olmadığını.  Nerden bilebilirdim ki değer verdiğim kişilerin bir gün elimden uçup gideceğini. İşte o günden beri annemin o tatlı sesiyle uyanmak, uyandığımda da babamın horlamasını duymak benim için huzur demekti. Bu sesler onların hala yanımda olduğunun kanıtıydı çünkü. Onları geleceğimde arayıp da bulamamak benim en büyük kaygım. Bu hayatın omuzlarıma yüklediği en ağır yük ki bazen o anın düşüncesi bile ruhen çökmeme neden olabiliyor. Bir günün yirmi dört saat olduğunu herkes bilebilir; ama bir ömrün kaç saat olabileceği tartışılır bir gerçek. Ailenizden sevdiklerinizden uzaklaşmak, bu dünyadaki varlığınızın anılarda saklı kalacağı düşüncesi benim için acımasız bir gerçekten başka bir şey değil. Yaşamın doğal seyri içindeki bu ölümler bile insanı üzerken, ya hiç hak etmediği halde ölen insanlar, hele çocuklar. Bir toplu katliamda öldürülen çocuklar… Savaşlar… Sıcak çatışmalar... Zorla çalıştırılan çocuklar… Ya çocuk gelinler? Hani dünyayı çocuklara bırakmışlardı. Geleceğimizden endişeliyim ben. Bunlar içimi kanatıyor benim. Dolayısıyla çizdiğim resmi de…
Geçmişten bu zamana kadar insanoğlunun yaşamında birçok değişiklik oldu. İnsanlar hayatı kolaylaştırmanın yollarını aramaya,  yaşamlarını sorgulamaya ve hayatı anlamaya çalıştılar. Hayatı güzelleştirecek yenilik arayışına girdiler. Masmavi denizleri balıklardan kıskandılar. Gemiyi bulup okyanuslar arasında sonsuzluğa yolculuk ettiler. Gökyüzünü kuşlardan kıskandılar. Bir kuş olup uzaklara gitmek istediler. Çiçekleri kıskandılar. Onlar kadar güzel kokmak istediler. Başlı başına doğayı kıskandılar. Bir ressam gibi eserlerinde doğadan ilham aldılar. Tabiatın göz kamaştıran güzelliğinden doğallığından, içinde barındırdığı tüm canlılardan…
 Zaman geçtikçe inanılmaz derecede geliştik. Bu gelişmenin sahip olduğumuz bu güzelliklerin büyüsü altındaydık hepimiz. Peki ya sonra? Sonra ne oldu? Tabiat bize küstü. Bazı hayvanların nesli tükendi. Ozon tabakasının delinmesiyle mevsimler yer değiştirdi. Yaz kışa baskın geldi. Nerede o güzelim karlar, çocukların neşeli haykırışlarıyla yaptığı havuç burunlu kardan adamlar... Teknolojinin hayatımızdaki yerini elbette küçümseyemem. Fakat elimizdeki bu güzellikleri kaybetmeden gelişmeyi başarabilseydik hayat çok daha güzel olurdu. Geçmişte bu kadar çok teknoloji yoktu; ama tertemiz denizlerimiz mis gibi kokan çiçeklerimiz vardı. İnsanlar arasında karşılıklı bir iletişim vardı. Şimdi ise kare bir kutu etrafında gelişen bir iletişim ve bunun etkisinde kalan birçok insan var. Hayatımızdaki değişimle artan rekabet ve hırs düşüncesiyle dolup taşan kalpler var.
Gelecek bize uzak değil, sandığımızdan daha yakın. Ya doğayı tamamen kaybedersek, hassas terazinin dengesini bozarsak. Biz ne için çabalıyoruz? İleride kuraklıkla beraber gelen susuz ve mutsuz bir dünya için mi? Gelecek bizim için ne planlıyor bilemeyiz; ama hangi sona nasıl ulaşacağımıza biz karar verebiliriz. Bu masmavi huzur dolu gökyüzünü bir daha böylesine güzel görmek istemez misiniz? Gelecekte neyin var olup olmayacağını bilemeyiz hatta geleceğimizin olup olmadığını da; ama bir konu üzerinde kaygılanmamız gerekiyorsa bu dünyanın nasıl bir hal aldığıyla ilgili olmalıdır. Bitkiler havamızı temizler, bazı hayvanlar bitkileri yer, bazıları da bu hayvanları yer. Hepsi bir denge. Bu hayvanların birinden biri zarar görse denge alt üst olur. Hepimiz bozuk bir terazide denge arar hale geliriz. Gelecek hepimiz için hazır, peki biz hazır mıyız?
Yaşam benim için başlı başına bir kaygıdır. Hayattaki çok ufak bir şey için bile bir kaygım var. Bu durumun güzel bir yaşam sürmek istememden kaynaklandığını biliyorum. Ve kaygısız yaşamanın hayata hiçbir anlam katmayacağını da biliyorum. 
     Aslına bakarsanız beni mutlu eden de üzen de yaşamdaki kaygılarım. Daha önce de belirttiğim gibi tablomun her köşesinde kaygım var; ama içinde mutluluğu barındıran renklerim de var. Şu güzelim dünyada hiçbir şey kalıcı değil dertlerimiz bile. Bu yüzden dertlerim için kaygılanmayı az da olsa terk ettim. Çünkü zaman en iyi ilaç. Aynı zamanda en iyi yazar. Her zaman mükemmel sonu yazar. Küçük kitabında herkesin hayatına küçük sürprizler koyar. Sayfalarına mutluluğu hüznü damla damla akıtır. Karakterlerine kaygıyı da yaşatır, kaygılardan sonra gelen mutluluğu da. Söylediğim gibi zaman iyi bir yazar. Yeter ki kitabın sonunu iyi getirebilecek ufak bir katkımız olsun…