Konusu
" Öngörme becerisine sahip insanoğlu geleceğe yönelik endişelerini de çoğu zaman içinde taşır. Sizinkiler nelerdir? “

Yazar Rumuzu: umut1881
Eser Sıra Numarası: 230214eser24

                                                                    BİR UMUT
       Küçükken hep büyümek istedim. Elimdeki o rengârenk topu, atlamaktan zevk aldığım ipi ve tüm oyuncaklarımı bırakır, kafamdaki soru işaretleriyle otururdum bir merdivene. Gittikçe çoğalan ve cevabını bulamadığım sorularım. Meraktı işte benimkisi, küçük bir çocuğun merakı. Kaygım yoktu benim. Umudum, azmim ve kocaman gülümsemem varken kaygı da neydi? Büyüdükçe küçümseyip arkama attığım o kaygılarım kocaman bir kambur oldu sırtımda. O zaman ilk kaygım belirdi kafamda “Bu kambur geçecek mi?” Cevabını bilmeden sırtımdaki o kamburla devam ettiğim bu yolda zaman geçtikçe bilincim kaygılarıma “Gel, burası boş, otur” demeye başladı. Ama ben oturmasın, istemiyorum. O ise inatla oturuyor ve ben de düşünmeye başlıyorum geleceği. Neler bekliyor beni? Kimler? Nasıl acaba ilerisi?

Devam ediyorum yola, başlarda kafamda dolaşan soru işaretlerinin sırtımda oluşturduğu kamburla. Açıkçası pek de iyi şeyler görmüyorum. Daha doğrusu hiçbir şey göremiyorum. Kamburuma yol boyunca çok şey yüklemişim gibi bakamıyorum ileriye. Hatta yürüyecek halim bile kalmamış. Oysa o kambur olmasa yürüyüp çok yol kat edeceğim.  İyi ya da kötü birçok şey öğrenip tecrübe sahibi olacağım. Sırtımdaki o koca yükle ileriyi görmeye çalışırken, bir an da yerde buldum kendimi ve öylece kalakaldım. Bu sefer ileriyi görüyordum ama ilerleyemiyordum. Ne fayda? Ben böyle kara kara düşünürken bir an da “Umudun nerde?” dedi birisi. Afallamıştım. Az önce ilerisini gördüğüm o bomboş yolda biri bana seslenmişti. İşte o an da her şeyi unuttum. Sırtımdaki tüm yükü ve yorgunluğumu… 

Ağırlık çöken gözlerim aniden açıldı, karardığını sandığım etrafım bir an da aydınlandı ve içimde varlığını unuttuğum umudumdan bir el uzandı. Yavaşça kalktım ve çevreme baktım, kimse yoktu. Düşündüm “Kimdi o?” Etrafı endişeli gözlerle süzerken bir iki adım atmıştım ki büyük bir kalabalığın içinde buldum kendimi. Omuzlarıma çarpan insanlar, çocuk kahkahaları, şehrin gürültüsü… Herkes kendi halinde fakat bu dopdolu sokakta bir şeyler eksik. Sırtımdaki yükle onca insanın arasında yürümeye çalıştım. Artık yürürken düşünmeyi bile beceremez olmuştum ve bulduğum boş bir banka oturuverdim. Başladım düşünmeye “Sahi benim umudum nerde?” Sırtımdaki kambura rağmen önüme eğdiğim kafamı kaldırdım, araladığım gözlerimi kocaman açtım, omuzlarımı geriye doğru çektim ve hafifledim. İstemsizce gülümsedim, hem de kocaman. Tıpkı çocukluğumda küçümsediğim kaygılara ve birçok umuda sahip olduğum gibi. O kalabalık arasında hafiflemişlik hissiyle baş başa kaldığımı sandığım anda biri ceketimden asılmaya başladı. Ne olduğunu anlamamıştım ki ağlamaklı bir çift göz bana bakıyordu. 

Kalabalıkta ailesi kaybetmiş çocuk düşüncesiyle sorular sormaya başlamıştım ama o, sesimi bastırırcasına “Ben sana aitim” dedi. Bir an öylece bakakaldım. O ise küçücük bedeniyle beni elimden tutarak kaldırmaya çalıştı. Kalkmıştım. Ama nereye gittiğimizi bilmeden sürüklediği yere doğru ilerlemeye devam ettim. Ani kalkışımın sebebi olmalıydı ki gözlerime zifiri karanlıklar çöktü. Sımsıkı kapadım gözlerimi ve kulaklarıma martı sesleri gelmeye başladı. Gözlerimi kapattığımdaki o çatık kaşlarım, sanki kulağıma gelen denizin çığlığını limana atması gibi kendini bıraktı. Hafiften bir gülümseme belirdi yüzümde. O dalgalar sanki limana değil de tenime vuruyormuş gibi. İşte o an aniden açtım gözümü. Karşımda gördüğüme inanamadım. Kocaman ve tüm ihtişamı ile dev bir gemi. Zaten tuttuğu elimi daha da sıkarak gemiye sürükledi beni. En tepeye çıkmıştık. Gemi çoktan yolculuğa başlamıştı. Buradan her şey tüm mükemmelliğiyle gözüküyordu. Gemi,  çaldığı düdüğünden irkilen bedenimle rüzgâr arasında dans eden saçlarımdan dökülen soru işaretleriyle ilerliyordu. Bir küçük limana yaklaşmıştık. Karınca misali bir sürü insan vardı. “Ne yapıyor bunca insan?” diye sordum. “Arıyorlar.” dedi. “Neyi?” dedim. Cevabı bir hayli ilginç geldi. “Asla bulamayacakları başarıları.” Çok ürkmüştüm bu cevaptan. Beni çok korkutmuştu. Düşünsenize başarısızsınız.

Bana göre başarısızlık imkansızdı ama o an kabullenmiştim bunu. Ben bunu nasıl kabullendiğimi düşünürken ikinci limana varmıştık. Bu limanda dev gibi binalar, sanayinin bel kemiğini oluşturan fabrikalar, teknolojinin gelişimini yansıtan çokça makine ve beraberinde çalışan bir insan ordusu vardı. İnsanların işlerine odaklanmaları beni etkilemişti ki “Onlar sadece mecburiyetten” dedi. Anlamsızca bakakaldım ve ekledi “Bu hayatta kimse istediği mesleğe tam anlamıyla ulaşamıyor. Görmüyor musun gözlerindeki kaygıyı, isteksiz iş yapışlarını?” “Ama…”demiştim sözümü kesti. “Bu bardağın dolu tarafı, bir de boş tarafı var.” dedi. Daha ne kadar boş olabilir ki diye düşünürken işsizleri gösterdi bana “Bak, onlar daha iyi! Sevmediğin bir işi yapmak mı yoksa yapmamak mı?”Kalmıştım öylece. Cevabını bilsem de kendi içimde, oynatamadığım dudaklarımdan çıkmadı kelimeler. Ben kelimelerle cebelleşirken üçüncü limana yaklaşıyorduk. Limana doğru gelirken sisin yoğunlaştığını, aydınlık havanın kendini karanlığa bıraktığını görebiliyordum. Kasvetli hava arasında birkaç küçük beden gördüm. Sisten dolayı açtığım kocaman gözlerim bile gördüklerine inanamadı. 

Onca insan ağlıyordu, sessizce. Bir an içim cız etti. Diyebildim tek şey “Herkes…” oldu. “Sessizce ağlıyorlar çünkü onlar kalbi kırık insanlar” dedi. Hiçbir şey diyememiştim. Nutkum tutulmuş, boğazım düğümlenmişti. Ben bu düğümü çözmeye çalışırken bir sonraki limana gelmiştik. Limana yanaşmamızla bir gonk sesi kulağımı tırmaladı. Bir an da bomboş sokaklara insanlar doluşmaya başladı. Bilmiyorum, tüm o karmaşa arasında komik görünüyorlardı ve güldüm. “Ama zamanın şakası yok, güldürmüyor.”  dedi. Yukarı doğru yay gibi uzanan dudaklarım bir anda yer çekimine karşı koyamadı. Yine öylece kalakalmıştım, her liman da biraz daha büyüyen çocuğun karşısında. Sonraki limana vardığımızda ise büyük bir kalabalık ve müthiş bir koşuşturmaca vardı. Şaşırarak sordum “Niçin koşuyor bunca insan?” Kafasını yavaşça sağa sola sallayarak “Hayaller.” dedi. Hemen kulaklarımı diktim. Biri hayaller mi demişti? Konuşmasına devam etti “Umut bağlayıp olacağını sandıkları şeyler.”  “Ne!” dedim. “Yapma, hayal bunlar. Adı üstünde hayal!” dedi, üstüne basa basa. Sussam da içimden çok şey söylemiştim. Her şeyim bir kenara, hayallerim bir kenaraydı benim. Hayalleri olmadan insan yaşayabilir mi ki? Sonunu ve başını bilmediğimiz o uçsuz bucaksız denizden çıkardığınız balık nasılsa, hayallerim olmadan bende öyleydim işte. 

Ayrılırken bu limandan hüzünle iç geçirdim. Bir an duraksayıp umudumu bulmak için çıktığım bu yolda “Ben ne yapıyorum?” dedim. O sıra terk edilmiş bir kasabayı andıran limana yaklaştık. Tek bir rüzgâr bile esmiyordu. Endişeli bir şekilde sordum “Herkes nerde?” Aldığım cevap “Umurunda mı?” oldu. Sessizliğin ardından devam etti “Herkes kendini en güvende hissettiği yerde yalnız. Sen kendini güvende hissettiğin yerde başkası hissetmemiş ne önemi var? Sonuçta güvendesin ve kendine güvene bilirsin peki ya başkasına?” Döndüm ve bir zamanlar kafamın içindeyken umursamadığım fakat zamanla sırtıma yük olan daha sonra elimden tutup beni sürükleyen şimdi ise kafamı kaldırırsam ancak gözlerine ulaşabileceğim birine dönüşmüştü.

        Her şey zamanla gözlerimin önünde olmuştu. Ben ise hiçbir şey yapamamıştım.  Gözlerine bakarak “Bana gösterdiğin bunca şeye inanıyor olabilirsin ama biliyor musun ben inanmıyorum. Başarısız olsa da insanlar başarısızlığın getirdiği başarılara hazırlar. Karşılaştıkları her sorun onların düşmesi için bir engel değil, tepeye ulaşmaları için birer basamaktır. Bu basamakları tırmanırken çok şeyle karşılaşır insanlar. Üzülürler, sevinirler ve de düşerler. Ama asıl önemli olan yere düşmeleri değil ümitsizlik çukuruna düşmemeleridir. İnsanlar inandıktan sonra her şeyi yapabilir çünkü mucizeler inançla gelir ve ben nefes aldığım sürece hiçbir şey için geç kalmış sayılmam. Bu yüzden kaygılarıma elveda diyebilirim. Onlar bizi olduğumuz yere mühürlemekten başka hiçbir işe yaramaz.” dedim. “Ama ben sana aitim.” dedi. “Ama biliyor musun tek bir şeyde haklıydın. Sen bana aitsin ve ben şimdi seni istemiyorum.” diyerek işaret parmağımla iskeleyi gösterdim “Şimdi gidebilirsin.” Onu o rüzgârın bile uğramadığı iskelede bırakıp yoluma yalnız, yapayalnız devam ettim.